18.11.2017 - Tekkeköy Gündem

Ermenilerin Arkasına Saklanan Ermeniciler

Ömer Naci Yılmaz

Yazarın şu ana kadar yazılmış 69 makalesi bulunuyor.
  • 24 Nisan 2016
  • 0 YORUM
  • 155 KEZ OKUNDU

24 Nisan tarihi geldiğinde Ermeni Meselesi için şu ne diyecek, bu ne diyecek diye hükümeti bir tedirginlik alırdı. Sayın Cumhurbaşkanı henüz başbakan iken Ermeni Diasporası’na ve Ermenilerin arkasına saklanarak Ermenilik yapanlara meydan okudu. Bundan sonra kimin ne dediği değil; bizim ne dediğimiz önemlidir. İşte söylüyorum: Her türlü arşivleri dünya tarihçilerine açıyorum, buyurun gelin inceleyin, yüreği yetiyorsa Ermenistan ve diğer ilgili devletler de arşivlerini açsın. Ermeniler ve Ermenilik yapanlar sus pus oldular. Bu konuşmadan sonra da artık kimsenin onları ciddiye aldığı yok.

Esasen Ermeniler üzerinden kotarılmaya çalışılan mesele bir Şark Meselesi’dir ve bu yeni bir mesele değildir. Resmi belgelerde Ermeni/Şark Meselesi Küçük Kaynarca Antlaşması ile gündeme gelmiş, 1878 Ayestefanos Antlaşması ve Berlin Konferansı ile yer almış ise de meselenin kaynağı çok daha gerilere, bizim Anadolu’ya ayak bastığımız günlere kadar gitmektedir. 1015-1020 yıllarında Tuğrul Bey zamanında başlıyor, 1048 Pasinler, 1071 Malazgirt zaferleri ile tescilleniyordu.

Fransız İhtilâliı’nin ortaya çıkarttığı bir takım fikirler Osmanlıya bağlı yaşayan milletleri bağımsızlık yolunda heyecanlandırdı. Sırplar ilk imtiyazları elde ederken, Yunanlılar 1829’da bağımsızlığını ilan eden ilk topluluk oldu.

3 Mart 1878 Ayastefanos ve 13 Haziran 1878 Berlin Antlaşmaları Balkanlarda Hıristiyanları bağımsızlık verirken, Ermenilerle ilgili ıslahat yapılmasına dair maddeler içermekteydi. Böylece Ermenilerle ilgili bir konu ilk defa uluslar arası antlaşmalarda yer almış oldu. Şark Meselesi içinde Ermeni Meselesi özel bir yerini almış oldu. Osmanlı toplumunda yirmiye yakın azınlık yaşamaktaydı. Türklerle en iyi geçinen toplulukların başında Ermeniler gelmekteydi. Bundan dolayı kendilerine “Millet-i Sadıka” denilmiştir.

1860’lı yıllardan sonra Rusya, ABD, İngiltere ve Fransa kendi çıkarları için Osmanlıya karşı Ermeni toplumunu kullandılar. İki toplum arasındaki uyumu bozdular. 1860’lı yıllar petrolün kullanılmaya başlandığı yıllardır. Bu yıllar aynı zamanda petrol yataklarının bolca bulunduğu Orta Doğu’ya Osmanlının sahip olduğu yıllardı. Öyleyse bu topraklardaki Osmanlı etkinliğini kırmak gerekiyordu. Bunun için de Osmanlının karıştırılması lazımdı. Aynen bugün olduğu gibi.

Osmanlı Devleti, 93 Harbinde Ruslar karşısında ağır bir yenilgi almıştı. İngiltere açısından Osmanlı Devleti kendisinden beklenen Ruslara set çekme misyonunu yerine getirememişti. Bundan dolayıdır ki İngiltere bölgedeki çıkarlarının güvenliği ve devamı için bazı köklü tedbirler alma yoluna gitmiştir.

Berlin Antlaşması’nın 61. Maddesi gereğince Ermeniler lehine ıslahat yapılacak, Rusların tek başına Ermenilerin hamisi olmasına müsaade edilmeyecekti. Böylece İngiltere, Ermenileri Osmanlıya karşı etkili bir koz olarak kullanma kervanına katılmış olacaktı. Osmanlının Balkan ve Avrupa topraklarından sonra, Asya toprakları ve dolayısıyla Doğu Anadolu Bölgesi de milletlerarası siyasetin tartışma konusu ve malzemesi haline getirilerek, buraların da devlet bünyesinden ayrılmasının kapısı aralanmış olacaktı. Bu tarihten sonra İngiltere, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma siyasetini terk etti. Bunun yerine çoğunluğunu Müslüman Kürtlerin oluşturduğu Doğu Anadolu Bölgesi’nde, Rusya’nın kendi nüfuz bölgesine sarkmasını önleyecek tampon bir Ermeni Devleti’nin kurulmasına ağırlık verecekti.

İngilizlerin Ermeni meselesine tutunmakla, Doğu Anadolu’da “İkinci Bulgaristan” peşinde koştuğunu derinlemesine kavramış olan II. Abdülhamit Han, bu durumu hatıratında şu çarpıcı ifadelerle belirtiyordu: “Bu oyunu ben de, dünya da biliyordu. Çünkü Bulgaristan’da denenmiş ve sonunda Bulgaristan’a muhtariyet adı altında bağımsızlık kazandırmıştı. Onun için zabıta kuvvetleriyle, Ermeni Müslüman çatışmasını önlemeye çalışıyordum. Ermenilerin muradı, Müslümanları kışkırtmak, üstlerine saldırtmak, sonra da dünyayı ayağa kaldırmaktı. Bundan sonra, Avrupa Devletleri işe karışacaklar, bu iki unsurun bir arada yaşayamayacaklarını ileri sürerek muhtariyet isteyeceklerdi.” Abdülhamit, Osmanlı Devleti’nin Doğu topraklarında Ermeni meselesini ileri sürerek parçalama gayesi güden İngiltere ve Rusya’nın, bu kirli emellerini kendine has dayihane metotlarla sonuçsuz bırakıp; oyalama taktiğini maharetle uygulamıştı.

Osmanlı topraklarında talep edilen reformların gerçek maksadı hakkında, Fransa’nın o dönemdeki İstanbul elçisi Paris’e gönderdiği raporda şu ifadelere yer vermiştir: “Ekselanslarının çok iyi bildiği gibi bizim reformlardan maksadımız, Osmanlı Devleti’ni kalkındırmak değil; Ayasofya üzerinde parlamakta olan Hilal’i indirip, yerine tekrar Hıristiyan Taç’ını koymaktır.”

Ermenilerin her türlü oyunlarını boşa çıkartan Abdülhamit’ten kurtulmaları gerekiyordu. Bunun için 21 Temmuz 1905’de Yıldız Suikastı’nı düzenlediler. Taşnak Komitesinden Hıristofor Mikaeliyan ile kızı Robina ve bir Rus Ermenisi, özel yapılmış bir araba içine 20 kiloya yakın saatli bomba yerleştirerek, Yıldız’daki Hamidiye Camii’nin kapısına yakın yerde pusu kuracaklardı. Bomba, Abdülhamit Han’ın Cuma namazından çıkış saatine ayarlanmıştı. Bomba patladığında ortalık savaş alanına dönmüş, 26 kişi ölmüş, 58 kişi de yaralanmıştı. Ermenilerin Abdülhamit’i öldürememiş olmalarına hayıflanan Türk Ermenisi Tevfik Fikret “Bir lahza-i teahhur” adlı şiirinde şöyle diyordu:
“Ey şanlı avcı, damını bihude kurmadın,
Attın, fakat yazık ki, yazıklar ki vuramadın!”

İşte bugün hepimiz Ermeniyiz diyenler, Azerbayran’a saldıran Ermenistan’ı göremeyenler Haluk’un zihniyetindekilerdir. Artık Ermenilik bir ırkın adı olmaktan çıkmış, gâvurluğun, zulmün, kötülüğün sembol ismi olmuştur. Olayın ardından yapılan tahkikatta/soruşturmada bütün kiliselerin cephanelik haline getirildiği anlaşıldı.

Avrupalıların Ermeni meselesindeki ikiyüzlülüğünü ve yalanlarını ortaya çıkaranlardan birisi de Alman Türkolog F. Giese’dir. 1914 yılında yazdığı bir makalede şunları zikretmişti: “Osmanlı Devleti’ndeki Hıristiyanlar, Avrupa’dakiler kadar huzur içinde yaşamaktadır. 1897-1907 yıllarında Ermenilere yapılan hareketler bir müsamahasızlığın neticesi olmayıp, büyük devletlerin maşası olarak Osmanlı idaresine karşı ayaklanması ortaya çıkmıştır.”

Ermeni propagandaları karşısında Abdülhamit Han şöyle hayıflanmıştı: “O zaman onlara karşı gösterdiğimiz sabrı, acaba hangi memlekette bulabilirlerdi. Ermeniler hiç de hissetmedikleri bir acı için ağlar gibidir. Büyük devletlerin arkasına gizlenip, en ufak bir sebeple yaygara koparan bir millettir.”

Aynen bugün hain ve alçak PKK’lı siyasetçilerin batı ülkelerine ağlama turları düzenlemeleri gibi… Hainlik mayalarında var. Çünkü bunlar da Ermeni kırmasıdır.
Hınçak ve Taşnak Ermeni Komitaları’nın ortaya çıkması, silahlı terör eylemleri sonucunda “Büyük Ermenistan” kurma hayaline kapılmaları, bu amaçla Türk köylerini basmaları, yaralı savaş gazilerini katletmeleri, kadın ve çocukları öldürmeleri, Ruslarla birlik olup Türklere saldırmaları, ikmal yollarını kesmeleri gibi olaylarla mesele Osmanlı Devleti için vahim bir duruma doğru gidiyordu.

Osmanlı Devleti Dâhiliye Nezareti 24 Nisan 1915 günü bir genelge yayınlayarak komite merkezlerinin kapatılmasını, belgelerine el konulmasını ve komite elebaşlarının tutuklanmasını ilgili makamlara bildirdi. Ermenilerin 24 Nisan’ı soykırım olarak anmasının sebebi, oyunlarına son verecek olan genelgenin yayınlanmış olmasıdır.
Sultan Abdülhamit Han Alman büyükelçisi Rodelen’e “Yemin ederim ki, Ermenilerin yanlış tazyikatlarına katiyen boyun eğmeyeceğim ve muhtariyete götürecek ıslahatı kabulden ise ölümü tercih ederim.” diyerek bu konudaki kararlılığını ortaya koymuştur.

Abdülhamit şunu çok iyi biliyordu: Yunanistan, Sırbistan ve Bulgaristan bu yöntemlerle elden çıkmıştı. Müsteşrik ayağına İstanbul’a gelen İngiliz casusu Venbery’e şunları söylüyordu: “Ermenilerin durumunu düzeltmeye hazırım; ama bağımsız bir Ermenistan kurulmasına müsaade edeceğime, şu kellemi keserim, daha iyi! Böyle bir şey Osmanlı varlığının sonu demek olur.”

Ermeni Kilise ve okullarında yapılan aramalarda çok sayıda evrak, bomba ve silah bulundu. Taşnak ve Hınçak Komitaları iyice azıtmışlardı. Türk köylerini basıyor, katliamlar yapıyorlardı. Abdülhamit bu durumu engellemek için bölgedeki Kürt aşiretlerinden oluşan Hamidiye Alayları’nı kurmuştu. Ermeniler kendilerine destek olmayan Ermeni köylerini basıyor, kendi halklarını öldürmekten bile çekinmiyorlardı. Sonra da dönüp Avrupa’ya Osmanlı katliam yapıyor diye bağırıyorlardı. Bu olumsuzlukların önüne geçmeye çalışan Abdülhamit hedef tahtasına oturtulmuştu. Artık onu “hain, gaddar, müstebit, zalim ve kızıl sultan” olarak yaftalamaya başladılar. Adı Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin olan içimizdeki hain ve alçaklar da aynı koroya katılmaktan geri durmuyorlardı.

29 Mayıs 1899’da Abdülhamit’e bir dilekçe gelir. Dilekçenin sahibi 26 yaşında bir gençtir. Altı yıl önce bir ayağını kaybetmiş, içine düştüğü sefaleti anlatarak Sultan’dan durumuna yardımcı olmasını ister. Sultan gerekli talimatı verir ve belgenin kenarına Abdülhamit’in zarif notu eklenir. “Takma bacağın parasının atiye-i seniyye’den ödenmesini buyurmaktadır.” Talebi iki ay gibi kısa sürede karşılanan bu genci merak ettiniz değil mi? Bu genç, Ahmet, Mehmet, Hasan, Hüseyin değildi. Bu genç Kirkor oğlu Onnik’tir. Yani bir Ermeni çocuğudur. Abdülhamit’in tavrı aileyi bir bütün olarak bir arada tutma çabasıdır. O günkü Ermenicilerin de bugünkü Ermenicilerin de anlayamadığı bu dur.

Ömer Naci YILMAZ

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ
Yorumlarınıza gerçekten oldukça değer veriyoruz ve belirli zaman aralıklarında asıl muhataplarına iletiyoruz.
Ermenilerin Arkasına Saklanan Ermeniciler başlığı altında yazacağınız tüm yorumlar Tekkeköy Gündem yayın ilkelerine uygunluğu kontrol edildikten sonra yayınlanır. Hakaret içeren yorumlar yayınlanmaz.

Ermenilerin Arkasına Saklanan Ermeniciler ile ilgili olmayan yorumlarınız için iletişim sayfasını kullanabilirsiniz.