Tekkeköy Gündem

Gâvur Seni Neden Sever?

Bir ayet-i kerime meali ile başlayalım: “İnanan ve salih amel işleyen kulları için Rahman gönüllerde bir sevgi yaratacak ve onları herkese sevdirecektir.” (Meryem, 96) İnanan ve salih amel işleyenleri elbette inanan ve salih amel işleyenler sevecektir. Başkaları sevemez mi? Elbette sevebilir. Hak ve adaleti hâkim kılmak için mücadele eden insanlar insaf ve vicdan sahipleri tarafından sevilir. Bu manada sevmek ve sevilmek için ille de Müslüman olmaya gerek yoktur. Bunun örnekleri oldukça çoktur. Peygamberimiz döneminde Habeş Necaşi’si Ashame Müslümanlara ilk kucak açan insandır. Biz onu Çağrı Filmi sayesinde tanımış ve çok sevmiştik. Diğer güzel örneklerden birisi de Amerikalı aktivist Rachel Aliene Corrie’dir. (d. 10 Nisan 1979 – ö. 16 Mart 2003) Gazze Şeridi’nin güneyinde Refah’ta İsrail Savunma Kuvvetlerince zırhlı bir buldozerin altına alınarak öldürülmüştür. Bunlar hak, adalet ve özgürlük mücadelesi veren isimlerdi. Ve biz bu isimleri insanlık adına verdikleri mücadeleden ötürü sevmiştik.

Bazen de bizden, bizim inancımızdan ve bizim kültürümüzden olduğu halde sevmediğimiz ve sevemediklerimiz vardır. İnsanlığı ve insanlığın ortak vicdani değerlerini katletmişledir. Mısır’da Nasır gibi, Irak’ta Saddam gibi, Suriye’de Esat gibi vd. Ve içimizdeki hainlerden Fetö’nün başındaki gibi. Bilenler bilir, bu mel’unu hiç ama hiç sevmemiştik. Gâvur memleketlerinde açtığı okullar, o okullardaki çocukların İstiklal Marşı söylemeleri bizi hiç heyecanlandırmamıştı. Benim ülkemin bayrağının olmadığı ülkelerde okul açılabiliyorsa bu Amerika’nın hizmetinde bir harekettir. Burada okuyan çocuklar da ileride ülkelerini Amerika adına yönetecek CİA ajanı yöneticiler olacaklardır deyip duruyorduk. Tabi kimseye laf anlatamıyorduk, zira cevapları hazırdı: “Sen anlamazsın, senin hocaya özel düşmanlığın var, onun için böyle konuşuyorsun.” Anasını tanımam, babasını bilmem, niye özel bir düşmanlığım olsun demelerimiz hiçbir şey ifade etmiyordu. Özellikle öğretmenlerin, arkasından da polislerin mevki ve makam sahibi olmak için fevc fevc bunlara aktığı günlerde de uzak durmayı başarmıştık.

Bu haini hiç sevmemiştik; fakat sevenlere de bir şey demiyor, ileride çıkar, siz de görürsünüz diyorduk. Keşke biz yanılsaydık demek de artık bir şey ifade etmiyor. Bugün onlara sövenler geçmişte bize sövüyorlardı. Biz ne onlara ne de bugün ona sövenlere sövmüyoruz. Zira Kur’an ve peygamberimiz bize sövmemeyi öğretmişti. Tenkitimizi yapar geçerdik. Hüsn-ü zan budalası da olmadık. Aman fitne çıkmasın diye sesini çıkartmayanların çıkan fitneyi görmezden geldiklerini de çok iyi biliyoruz. Her ne cemaat, tarikat ve tasavvuf yapılanması varsa ve her kimin devleti ele geçirmek, her tarafta bizim adamımız olsun gibi bir takıntısı varsa Rabbimiz umduklarına ve beklentilerine ulaşmalarına fırsat vermesin. Bu memleket sadece cemaatlerin, sadece tarikatların, sadece tasavvufçuların, sadece mezhepçilerin değildir. Bu memleket bu toprağa sadık olan herkesindir. Ve kimsenin bir diğerine de üstünlüğü yoktur ve olmamalıdır.

Dinler arası diyalog adı altında yaptıkları gâvurseverlik faaliyetleri bunları götüre götüre Vatikan ve Amerika’nın kucağına atmıştır. Sonuç gayet açık ve nettir: “Gâvur severliğin getirdiği sonuç gâvurun sevdiği olmaktır.” Şimdi bu hainlere sahip çıkanlara bakınca ne demek istediğimiz çok daha kolay anlaşılacaktır. Bu zamanda ve böyle bir ortamda gâvurun sevdiği ve sahip çıktığı olmak belaların en büyüklerindendir. Tıpkı Peygamberimiz döneminde olduğu gibi. Sahip çıkılana bakın, sahip çıkana bakın:

“Sahabenin önde gelen isimlerinden Ka’b b. Malik, Tebük seferinin dışında hiçbir seferden geri kalmamıştı. Akabe’de Peygamberimizle görüşenler arasındaydı. Tebük seferi öncesi imkânları hiçbir sefer sırasında yoktu. Fakat yüreğinde esen fırtınalar onu bu seferden alıkoymuştu. Gider gibi yapıyor, her seferinde geri dönüyordu. Ordunun seferden döndüğünü haber alınca üzüntü ve keder bütün benliğini kaplamıştı. Nasıl bir yalan söyleyip de peygamberin öfkesinden kurtulacağının hesabını yapıyordu. Ailesinden kime danıştıysa peygambere yalan söylememesi gerektiği ikazını alıyordu. Sefere katılmayan yaklaşık seksen kişi mescide gidip mazeretlerini beyan edip özür dilediler, teyid için yemin ettiler, peygamberimiz biatlerini kabul etti, mağfiretleri için dua etti.

Ka’b b. Malik: “Seferden kalışım hakkında hiçbir mazeretim yok. Vallahi senden geri kaldığımda her zamankinden daha güçlü, daha zengindim.” Bu sözler üzerine Hz. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Gerçekten bu doğru söyledi. Ey Ka’b haydi kalk, Allah hakkında hüküm verinceye kadar bekle!” Ka’b b Malik’in konumunda olan iki kişi daha vardı. Mürare b. Rabi’ el- Amrî ile Hilâl b. Ümeyye el Vâkıfî. Mescid’de, çarşıda, yolda hiç kimse bunlarla konuşmuyor, bunların selamını almıyor, yüzlerine bakmıyordu. Peygamberimiz bu üç isimle konuşulmasını yasaklamıştı. Diğer ikisi hastalanmış, evlerine kapanmışken Ka’b b. Malik genç ve sağlıklı olduğu için ayaktaydı. Müslümanlarla konuşabilmek için ne yaptıysa sonuç alamadı. Üzüntüsünden, kahrından ağlıyordu. Bu durum 50 gün kadar sürdü. Ka’b’ın yaşadığı bu durum, dostluğu bulunan Ğassan Meliki’ne kadar ulaşmıştı. Ka’b’a mektup yazarak: “Haber aldığıma göre senin arkadaşın (Hz. Peygamber) sıkıntı veriyormuş. Allah seni hakaret görecek ve hakkın zayi olacak bir mevkide yaratmamıştır. Orada durma, bize katıl. Sana bütün imkânlarımızı tahsis edelim.” Ka’b b. Malik mektubu okuduğu zaman, “İşte bu da belalardan birisidir.” demiştir. Müslüman olmayan birisinin Hz. Peygamber karşısında kendisine sahip çıkmasını belalardan bir bela olarak nitelendirmiş ve mektubu ateşe atarak yakmıştır.”

Ka’b b. Malik Ğassan Meliki’nin mektubunu yaktı. Feto kendini yaktı. Al sana bela…